Foreks Analizi ve Döviz Piyasası Görünümü
Küresel döviz piyasaları, Eylül ayının ilk haftasında hem makroekonomik verilerin ışığında hem de jeopolitik gerilimlerin gölgesinde hareket etmektedir. ABD doları endeksi (DXY) ve major paritelerdeki dinamikler, merkez bankalarının para politikası beklentileriyle doğrudan ilişkilidir. Özellikle Federal Rezerv’in (Fed) enflasyonla mücadele konusundaki duruşu, küresel likidite akışını şekillendiren temel faktör olmaya devam etmektedir. Fed Başkanı Kevin Warsh’ın Jackson Hole Ekonomi Politikası Sempozyumu’nda yaptığı açıklamalar, piyasalarda önemli bir fiyatlamaya yol açmıştır.
Enflasyonun hedeflenen seviyeye gerilememesi durumunda para politikasında ilave adımlara ihtiyaç duyulabileceği sinyali, yatırımcıların eylül ayındaki faiz kararı öncesinde daha temkinli davranmasına neden olmuştur. Bu gelişmeler, Fed’in eylülde faiz artırımı yapma olasılığını piyasa fiyatlamalarında yüzde 60 seviyesine yükseltmiştir.
Bu ortamda ABD ordusunun İran’ın Lark Adası’na düzenlediği saldırı gibi jeopolitik gerilimlerin artması, risk iştahını olumsuz etkileyerek küresel piyasalarda satış baskısını tetiklemiştir. Petrol fiyatlarındaki yükselişin sürmesi ve Brent petrolün varil bazında 90 doların üzerine çıkması, enflasyonist baskıları daha da güçlendirmekte ve merkez bankalarının politika belirleme süreçlerini karmaşıklaştırmaktadır. Altın gibi güvenli liman varlıklarının fiyatları ise hem Fed’in sıkılaştırıcı beklentileri hem de petrol kaynaklı enflasyon endişeleri nedeniyle aşağı yönlü baskılanmaktadır.
Bu bağlamda, doların küresel ölçekteki gücü, faiz farkı ve risk algısı üzerinden yeniden tanımlanırken, gelişmekte olan ülke para birimleri bu dalgalanmalara karşı hassas tepkiler vermektedir.
Avrupa tarafında ise Euro Bölgesi’nde enflasyonun haziranda yüzde 2,8’e gerilemesi, ECB’nin politika beklentileri üzerinde belirleyici olmaya devam etmektedir. Ancak ABD ile Avrupa arasındaki büyüme ve enflasyon farkları, EUR/USD paritesindeki hareketleri sınırlı tutmaktadır. Doların haftalık bazda kayıp yaşamasına neden olan daha yumuşak ABD enflasyon verileri, Fed’in agresif sıkılaştırma beklentilerini bir miktar törpülese de, jeopolitik riskler ve petrol fiyatlarındaki yükseliş doları desteklemeye devam etmektedir. Bu çifte gerilim ortamında döviz kurlarındaki hareketlilik, tek yönlü akışlardan ziyade volatiliteye dayalı dengelenme süreçleri üzerinden ilerlemektedir.
Faiz ve Merkez Bankası Dinamikleri
Merkez bankalarının para politikası kararları, döviz kurlarının temel belirleyicisi olmaya devam ederken, Fed’in yaklaşan toplantısı piyasaların ana odağındadır. Kevin Warsh’un enflasyonla mücadele konusundaki kararlılığı vurgulaması, piyasa katılımcılarında “daha uzun süre için daha yüksek faiz” (higher for longer) beklentisini güçlendirmiştir. Fed’in eylülde faiz artırımı yapma olasılığının yüzde 60’a yükselmesi, doların diğer major para birimlerine karşı olan gücünü korumasında etkili olmaktadır. Bu durum, gelişmekte olan ülke merkez bankalarının da kendi politika kararlarını bu küresel bağlamda şekillendirmesini zorunlu kılmaktadır.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) açısından bakıldığında, Fed’in sıkılaştırıcı duruşu ve doların güçlenmesi, TL cinsinden varlıkların değerlemesi üzerinde dolaylı baskılar oluşturmaktadır. Ancak Türkiye’nin kendi iç dinamikleri de bu denklemi etkilemektedir. TÜİK tarafından açıklanan verilere göre, Türkiye ekonomisi yılın ikinci çeyreğinde yıllık bazda yüzde 2.3 büyüerek art arda 24. çeyrek olarak büyüme serisini sürdürmüştur. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi bir önceki çeyreğe göre yüzde 1.1 artış göstermiştir. Bu makroekonomik istikrar programıyla uyumlu, dengeli büyüme patikasının sürmesi, TL’nin temelinde yapısal destek unsurları barındırdığını göstermektedir.
Ancak küresel likidite sıkışıklığı ve ABD faiz beklentilerindeki yükseliş, sermaye akışlarının gelişmekte olan ülkelere girişini zorlaştırabilir. Petrol fiyatlarındaki artışın Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkelerdeki cari işlemler dengesi üzerinde yarattığı baskı, döviz kurlarındaki oynaklığı artırıcı etki yapmaktadır. Fed’in Logan ve Jefferson gibi üyelerinin de faiz artırımına yönelik seslerinin yükselmesi, küresel faiz oranlarının tabanının yukarıda seyretmesine neden olmaktadır.
Bu ortamda TCMB’nin politika faizi kararları, sadece iç talebi yönetmekle kalmayıp aynı zamanda kur istikrarını sağlamak amacıyla da şekillendirilmektedir. Merkez bankaları arasındaki politika farklılıkları (policy divergence), parite hareketlerinde belirleyici rol oynamaya devam ederken, jeopolitik risklerin de faiz primlerine yansıması beklenmektedir.
Ana Pariteler ve TL
USD/TRY paritesinde son kapanış verileri, doların Türk lirası karşısındaki seyirini net bir şekilde ortaya koymaktadır. 1 Eylül tarihi itibarıyla USD/TRY paritesi 48.193 seviyesinden işlem görmüş olup, günlük bazda yüzde -0.11’lik bir değişim kaydetmiştir. Bu hareket, piyasadaki dengeli akışların ve TCMB’nin kur yönetimi süreçlerinin etkisini yansıtmaktadır. Doların küresel ölçekteki gücüne rağmen, TL’nin yapısal direnci ve Türkiye ekonomisinin büyüme performansı, paritedeki aşırı sapmaları sınırlamaya yardımcı olmaktadır.
EUR/TRY paritesinde ise durum farklılaşmaktadır. Aynı tarihte EUR/TRY 56.0615 seviyesinden kapanış yapmış olup, günlük bazda yüzde +0.25’lik bir artış göstermiştir. Bu farkın temel nedeni, Euro Bölgesi’ndeki enflasyonun yüzde 2,8’e gerilemesi ve ECB’nin politika beklentileriyle Fed’in sıkılaştırıcı duruşu arasındaki farklılıktır. EUR/USD paritesinin 1.1608 seviyesinden işlem görmesi ve yüzde +0.16’lık bir artış kaydetmesi, Euro’nun Dolar karşısındaki toparlanma çabalarını göstermektedir. Ancak bu güçlenme, TL karşısında daha belirgin bir şekilde hissedilmektedir.
Türkiye ekonomisinin cari fiyatlarla GSYH’sinin yüzde 36 artarak 19 trilyon 869 milyar liraya ulaşması ve dolar bazında 438.3 milyar dolara denk gelmesi, nominal büyümenin yüksek seyrettiğini göstermektedir. Bu durum, enflasyonist ortamda döviz kurlarındaki hareketlerin reel değerlemeler üzerindeki etkisini karmaşıklaştırmaktadır. Sanayi sektöründeki büyüme ve inşaat alanındaki küçülme gibi sektörel farklılıklar, ekonomik dengelerin hassas bir şekilde yönetilmesini gerektirmektedir.
Tarım, ormancılık ve balıkçılıkta yüzde 13.3’lük güçlü artış ile bilgi ve iletişim faaliyetlerindeki yüzde 8.6’lık büyüme, ekonomideki yapısal dönüşümün izlerini taşımaktadır. Bu veriler ışığında, TL’nin değeri sadece döviz arz-talep dengesiyle değil, aynı zamanda ülkenin üretim kapasitesi ve ihracat performansı gibi temel göstergelerle de şekillenmektedir.
Risk Senaryoları
Küresel piyasalardaki risk algısı, jeopolitik gerilimlerin artmasıyla birlikte yükselmektedir. ABD ordusunun İran’ın Lark Adası’na saldırı düzenlemesi gibi gelişmeler, Orta Doğu’daki istikrarsızlığı derinleştirmekte ve enerji fiyatlarında volatilite yaratmaktadır. Brent petrolün 90 dolar üzerindeki seyri, hem üretici hem de tüketici ülkeler için risk unsuru oluşturmaktadır. Petrol fiyatlarındaki yükseliş, enflasyonist baskıları artırarak merkez bankalarının politika alanını daraltabilir. Bu durum, küresel büyüme beklentilerini aşağı yönlü revize etmeye ve riskli varlıkların satışına yol açabilir.
Jeopolitik riskler sadece enerji piyasalarını değil, savunma sanayiini de etkilemektedir. Yunanistan ile İsrail arasında imzalanan 3.1 milyar euro’luk “Aşil Kalkanı” anlaşması gibi gelişmeler, bölgedeki askeri dengenin değiştiğini ve Türkiye’nin çevresindeki güvenlik ortamının karmaşıklaştığını göstermektedir. Bu tür savunma anlaşmaları, bölgesel güç dengelerini yeniden tanımlarken, yatırımcıların risk primi taleplerini artırmasına neden olabilir. Avrupa ülkelerinin İsrail ile ilişkilerini geliştirmesi ve bölgedeki gerilimleri görmezden gelmesi gibi politikalar, diplomatik gerilimlerin finansal piyasalara yansıma mekanizmasını güçlendirmektedir.
Teknoloji sektöründeki büyük değişimler de dolaylı olarak küresel sermaye akışlarını etkilemektedir. Apple’ın CEO’su Tim Cook’un görevini John Ternus’a dev etmesi ve şirketin 4.66 trilyon dolarlık piyasa değeriyle yeni bir döneme girmesi, teknoloji hisselerindeki volatiliteyi artırabilir. Yapay zeka yarışında Anthropic’in 80 milyar dolarlık bulut kapasitesi anlaşması gibi hamleler, teknoloji sektöründeki rekabetin şiddetini göstermektedir. Ancak bu tür büyük yatırımların finansman kaynakları ve getiri beklentileri, küresel likidite koşullarına duyarlıdır. Fed’in faiz artırımı olasılığının yüksek olması, teknoloji şirketlerinin borçlanma maliyetlerini artırarak büyüme stratejilerini zorlayabilir.
Türkiye açısından bakıldığında, yurt içi riskler de göz ardı edilmemelidir. İnşaat sektöründeki küçülme ve enerji ithalatına bağlı cari açık endişeleri, ekonomik istikrarın sürdürülebilirliği için kritik öneme sahiptir. Şirketlerin uluslararası pazarlardaki faaliyetlerinin artması (örneğin Kalyon İnşaat’ın Orta Doğu’daki projeleri) pozitif bir unsur olsa da, jeopolitik riskler bu yatırımların getirilerini tehdit edebilir. Türk girişimcilerin Viyana’daki zirvede vurguladığı gibi, rekabet artık yalnızca üretmekle değil, doğru ortaklıkları kurmakla kazanılmaktadır. Bu bağlamda, uluslararası yatırım ağlarına erişim ve risk yönetimi kapasitesi, Türkiye’nin küresel piyasalardaki konumunu belirleyen önemli faktörlerdir.
Finansyum Değerlendirmesi
Finansyum olarak yaptığımız analizde, döviz piyasalarındaki hareketlerin tek bir faktöre indirgenemeyecek kadar çok boyutlu olduğu görülmektedir. Fed’in eylül ayındaki faiz kararı öncesindeki belirsizlik ve jeopolitik gerilimlerin artması, küresel ölçekte volatiliteyi koruyacaktır. Ancak Türkiye ekonomisinin 24 çeyrektir sürdürdüğü büyüme serisi ve makroekonomik istikrar programına uyumu, TL’nin temelinde yapısal bir destek sağlamaktadır. Cari fiyatlarla GSYH’deki güçlü artış ve sektörel çeşitlilik, ekonominin şoklara karşı direncini artıran unsurlardır.
USD/TRY paritesindeki dengeli seyir, TCMB’nin kur yönetimi politikalarının etkili olduğunu göstermektedir. EUR/TRY’daki farklı dinamikler ise Euro Bölgesi’ndeki enflasyon düşüşü ve ECB’nin politika beklentileriyle açıklanmaktadır. Yatırımcıların bu ortamda dikkate alması gereken temel husus, küresel likidite koşullarının değişkenliği ve jeopolitik risklerin enerji fiyatları üzerinden yaratacağı enflasyonist baskılardır. Petrol fiyatlarındaki yükselişin sürmesi durumunda, merkez bankalarının politika tepkileri daha agresif hale gelebilir ve bu da döviz kurlarında yeni dalgalanmalara yol açabilir.
Türkiye’nin uluslararası alandaki ekonomik diplomasisi de önemli bir faktördür. Türk girişimcilerin küresel pazarlardaki rolünün güçlendirilmesi ve G20 gibi platformlarda sesinin duyulması, uzun vadede TL’ye olan güveni artıracaktır. Şirketlerin yurt dışındaki yatırımlarının (örneğin Kalyon İnşaat’ın 7 milyar dolarlık enerji projesi) döviz kazandırıcı etkisi de göz ardı edilmemelidir. Ancak bu fırsatlar, jeopolitik risklerle birlikte değerlendirilmelidir.
Sonuç olarak, önümüzdeki dönemde döviz piyasalarında volatilitenin devam etmesi muhtemeldir. Fed’in faiz kararı ve petrol fiyatlarındaki gelişmeler ana belirleyiciler olmaya devam ederken, Türkiye ekonomisinin temel göstergeleri TL’yi desteklemeye devam edecektir. Yatırımcıların bu süreçte, kısa vadeli haber akışından ziyade makroekonomik verileri ve jeopolitik riskleri bütüncül bir şekilde değerlendirmesi gerekmektedir. Finansyum olarak, ekonomik istikrarın sürdürülebilirliği için yapısal reformların önemini vurguluyor, piyasa katılımcılarının veriye dayalı karar alma süreçlerini izlemelerini öneriyoruz.
—
Finansyum Analiz Ekibi
