Fed Beklentileri ve Enerji Şoku
Küresel piyasalarda hakim olan ana tema, ABD’nin Ağustos ayı enflasyon verilerinin beklenen seviyede gerçekleşmesiyle birlikte Federal Rezerv’in (Fed) faiz artırımı beklentilerinin güçlenmesidir. Tüketici Fiyat Endeksi’ndeki aylık yüzde 0,4’lük artış ve yıllık bazda sabit kalan yüzde 3,4’lük enflasyon oranı, piyasa katılımcılarının para politikasındaki sıkılaşma eğilimini yeniden fiyatlamasına neden olmuştur. Bu gelişme, özellikle tahvil piyasasında faiz getiri oranlarının çok yıllık zirvelere yaklaşmasına ve dolar endeksinin güçlenmesine zemin hazırlamıştır. ABD’deki enerji maliyetlerindeki artışın enflasyondaki ana itici güç olduğu belirtilirken, benzin fiyatlarındaki keskin yükseliş tüketici harcamalarına baskı oluşturduğu görülmektedir.
Diğer yandan küresel emtia piyasalarında jeopolitik riskler öne çıkmaktadır. Basra Körfezi’nden gelen sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) arzındaki kesintiler ve Hürmüz Boğazı’ndaki güvenlik endişeleri, Avrupa’nın referans noktası olan TTF’de doğal gaz fiyatlarının haftalık yüzde 13,2 yükselerek önemli seviyelere tırmanmasını sağlamıştır. Bu durum, küresel enerji güvenliği algısını gerdirirken, petrol piyasasında da arz kaygılarının devam ettiğini göstermektedir. Petrolün haftada yüzde 8’lik bir artış kaydettiği ancak günlük bazda düşüş yaşadığı belirtilerek, emtialardaki volatilitenin sürdüğü ifade edilmektedir.
Piyasa Ne Fiyatlıyor?
Piyasalar şu anda “daha uzun süre için yüksek faiz” (higher for longer) senaryosunu aktif olarak fiyatlamaktadır. ABD enflasyonundaki direnç, Fed’in gelecek toplantıda faiz artırımı yapabileceğine dair beklentileri güçlendirmiş ve bu durum küresel likidite sıkışıklığına işaret etmektedir. Tahvil piyasasında 10 yıllık tahvil getirilerinin yükselişi, riskli varlıklar için bir baskı unsuru olarak işlev görmektedir.
Ancak hisse senedi piyasalarında olumlu bir ayrışma da gözlemlenmiştir; bazı kaynaklar ABD hisselerinin açılışta güçlü seyrettiğini ve petroldeki düşüşün faiz beklentilerinin yarattığı negatif etkiyi kısmen dengelediğini belirtmektedir. Bu çelişkili sinyal, yatırımcıların enflasyon verisini hem sıkılaştırıcı bir politika sinyali hem de ekonomik direnç göstergesi olarak farklı yorumladığını gösterir.
Avrupa merkez bankaları ve diğer küresel oyuncular arasındaki politika ayrışması da dikkat çekicidir. İngiltere Merkez Bankası’nın (BoE) faizleri sabit tutma ihtimali ile ECB ve Fed’in sıkılaştırıcı adımları arasındaki fark, para birimi piyasalarında dalgalanmalara yol açmaktadır. Brezilya gibi gelişmekte olan ülkelerde ise enflasyondaki soğuma eğilimi, faiz indirimlerine yönelik beklentileri güçlendirmektedir. Bu durum, küresel sermaye akışlarının farklı coğrafyalarda çeşitlenmesine neden olabilirken, jeopolitik risklerin (Hürmüz Boğazı) enerji maliyetlerini yukarı taşıması, enflasyonist baskıları sürdürdüğünü göstermektedir.
Türkiye ve BIST Etkisi
küresel faiz beklentilerindeki yükseliş ve doların güçlenmesi, Türkiye ekonomisi için dolaylı ancak önemli bir dış finansman maliyeti riski taşımaktadır. ABD’deki yüksek enflasyon ve Fed’in buna tepkisi, gelişmekte olan ülke para birimleri üzerinde baskı oluşturabilir. Özellikle enerji ithalatçısı bir ülke olarak Türkiye, Avrupa’daki doğal gaz fiyatlarındaki keskin artıştan (yüzde 13,2) doğrudan etkilenmektedir. Bu durum, cari işlemler dengesindeki dış dengenin iyileştirilme çabalarını zorlaştırabilir ve enflasyon beklentilerini yukarı yönlü risk olarak koruyabilir.
Borsa İstanbul (BIST) açısından bakıldığında, küresel risk iştahındaki belirsizlikler kısa vadeli volatiliteyi artırıcı etki yapabilir. Tahvil getirilerindeki yükseliş, yerli tahvillerin çekiciliğini etkileyen bir dış faktör olarak izlenmektedir. Ancak Türkiye’nin kendi iç dinamikleri ve bankacılık sektörünün güçlü bilançoları gibi yapısal unsurlar, küresel şoklara karşı bazı tamponlar oluşturabilmektedir. Enerji fiyatlarındaki artış, enerjiye dayalı sanayi kollarında maliyet baskısını artırırken, ihracat odaklı şirketler için döviz kurundaki hareketlilik kar marjlarını etkileyen bir değişken olmaya devam etmektedir. Yatırımcıların küresel likidite sıkışıklığına karşı temkinli durması beklenir.
Riskler ve Karşı Senaryo
Ana senaryoda, ABD enflasyonundaki direncin sürmesiyle Fed’in sıkılaştırıcı politikasını sürdürmesi ve küresel faizlerin yüksek seyretmesi öngörülmektedir. Bu durumda gelişmekte olan piyasalarda sermaye çıkışları devam edebilir ve emtia fiyatlarında jeopolitik risk primleri korunabilir.
Karşı senaryo olarak, ABD’deki enflasyon verilerinin beklenenden daha hızlı soğuması veya küresel büyüme endişelerinin artması durumunda Fed’in politika değişikliğine gidebileceği ihtimali bulunmaktadır. Eğer ekonomik yavaşlama sinyalleri güçlenirse, “hard landing” (sert iniş) korkuları hisse senedi piyasalarında satış baskısını artırabilir ancak tahvil fiyatlarını yukarı taşıyarak faizleri düşürebilir. Ayrıca jeopolitik gerilimlerin beklenenden daha hızlı sakinleşmesi ve LNG arzındaki kesintilerin normalleşmesi, enerji fiyatlarında sert bir düşüşe neden olarak küresel enflasyon beklentilerini hafifletebilir. Bu durumda risk iştahı yeniden artabilir ve gelişmekte olan piyasalara yönelik sermaye akışları normale dönebilir.
Finansyum Sonucu
Mevcut veri seti, ABD’nin Ağustos ayı TÜFE verisinin aylık yüzde 0,4 ve yıllık yüzde 3,4 olarak gerçekleştiğini göstermektedir. Bu verinin beklentilere paralel olması, piyasa tarafından “sıkılaştırıcı politika devam eder” şeklinde yorumlanmıştır. Ayrıca Avrupa’da doğal gaz fiyatlarının TTF referanslı kontratlarda haftalık yüzde 13,2 yükselerek 81,48 avroya kadar çıktığı belirtilmektedir. Bu yüksek enerji maliyetleri ve Fed faiz artırımı beklentileri, küresel likidite ortamında sıkışıklık yaratan temel faktörlerdir.
Türkiye açısından bu gelişmeler, dış finansman maliyetlerinin artışı ve enflasyonist baskıların sürmesi riskini beraberinde getirmektedir. Yatırımcıların Fed toplantıları öncesi temkinli durması ve jeopolitik risklere karşı likidite tercihleri yapması mantıklıdır.
