Makroekonomik Analiz
Küresel makroekonomik manzara, jeopolitik gerilimlerin enerji fiyatlarına yansıması ile gelişmiş ekonomilerdeki merkez bankalarının para politikası ayrışımı arasında sıkışmış durumda. ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonlarının yoğunlaşması ve Hürmüz Boğazı’ndaki ticari akışın kısıtlanması, Brent petrolün 96 dolar seviyelerine tırmanmasına neden oldu. Bu durum, sadece Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için cari denge ve enflasyon riskini artıran bir dış şok unsuru olarak işlev görürken, küresel tahvil piyasalarında da satış baskısını tetikledi.
ABD 10 yıllık tahvil faizi Kasım 2023’ten bu yana zirveyi test ederken, Fed‘in eylül ayındaki toplantısına yönelik belirsizlikler piyasa fiyatlamalarını şekillendirmeye devam ediyor.
Enflasyon ve Faiz Politikalarında Ayrışan Merkez Bankaları
Küresel para politikalarının ana ekseninde ABD Federal Rezerv Sistemi (Fed) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) yer alıyor. Euro Bölgesi’nde enflasyonun haziranda yüzde 2,8’e gerilemesi, ECB’nin genişleyici politika döngüsüne devam etme veya yavaşlatma konusunda daha fazla alan tanıyabilirken, ABD’deki tablo farklı seyrediyor.
New York Fed Başkanı John Williams ve Yönetim Kurulu Üyesi Christopher Waller’in açıklamaları, enflasyon baskılarının hafiflediğine dair sinyaller verse de, tarım dışı istihdam verilerinin beklentilerin üzerinde gelmesi ve yüksek enerji fiyatlarının hizmet sektörüne yayılma riski, Fed’in temkinli duruşunu sürdürmesini gerektiriyor. Vadeli piyasalarda eylül ayında faiz artırımı ihtimalinin yüzde 60’ın üzerine çıkması, ABD’nin “higher for longer” (daha uzun süre yüksek) faiz politikasının ne kadar süreceğine dair belirsizliği artırıyor.
Bu ortamda TCMB‘nin politika faizi olan yüzde 37’de kalma beklentisi güçleniyor. Bank of America ve BBVA Research gibi yabancı kurumlar, ilk doğrudan faiz indiriminin ekim ayında gerçekleşebileceğini öngörürken, bu tahminlerin arkasındaki temel motivasyon iç talepteki yavaşlama ve rezervlerdeki toparlanma olarak görülüyor. TCMB’nin bir haftalık repo ihalelerine yeniden başlamasıyla bankacılık sisteminin ortalama fonlama maliyetinin yüzde 40’tan yüzde 37’ye gerilemesi, politika faizinde değişiklik olmasa bile örtük bir likidite rahatlaması sağladı. Ancak jeopolitik risk primi ve enerji fiyatlarındaki volatilite, TCMB’nin eylül toplantısında temkinli kalmasını zorunlu kılıyor.
Kur, Tahvil Faizi ve Cari Denge Üzerindeki Aktarım Mekanizmaları
Türkiye ekonomisi için küresel likidite koşulları ve jeopolitik riskler doğrudan kur ve cari denge dinamiklerini etkiliyor. Dolar/TL’nin 48,28 seviyesinde seyretmesi, ABD tahvil faizlerindeki yükselişle paralel olarak dolar endeksindeki (DXY) dalgalanmalardan kaynaklanıyor. Yüksek ABD tahvil getirileri, gelişmekte olan ülke varlıklarına yönelik sermaye akımlarında çekiciliği azaltabilirken, Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS) son dönemde 217 baz puana gerileyerek yatırımcı güvenindeki kısmi iyileşmeyi yansıtıyor.
Petrol fiyatlarındaki artışın cari denge üzerindeki etkisi kritik bir değişkendir. Brent petrolün 95-96 dolar bandında işlem görmesi, Türkiye’nin enerji ithalat maliyetlerini artırarak dış dengesine baskı oluşturuyor. Bu baskı, enflasyon görünümünü de doğrudan etkiliyor. Mevsimsellikten arındırılmış aylık enflasyonun yüzde 2,4’e hızlanması ve çekirdek enflasyon göstergelerinin yükselişi, TCMB’nin para politikasının sıkılığı korumasını gerektiren bir iç dinamik oluşturuyor. Ancak BTSO Başkanı İbrahim Burkay’ın belirttiği gibi, bankaların fonlama maliyetindeki gerilemenin ticari kredi faizlerine yansıması, reel sektörün nakit akışını rahatlatarak büyüme ve istihdam sürdürülebilirliği açısından hayati önem taşıyor.
Jeopolitik Riskler ve Sermaye Akımlarının Fiyatlama Etkisi
Orta Doğu’daki gerilimlerin jeopolitik risk primine etkisi, enerji fiyatları üzerinden enflasyona ve sermaye akımları üzerinden kur istikrarına aktarılıyor. ABD’nin Körfez ülkelerinin petrol sevkiyatını desteklemesi, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden yaratabileceği arz şokunu kısmen dengelense de, piyasa psikolojisinde “risk primi” algısını canlı tutuyor. Bu durum, Borsa İstanbul‘da (BIST 100) oynaklığı artırıyor; endeksin eylül ayına düşüşle başlaması ve ABD verilerine yönelik beklentilerin netleşmesiyle dalgalı bir seyir izlemesi bu bağlamda değerlendirilebilir.
Küresel piyasalarda gözler gelecek hafta açıklanacak ABD enflasyon verisi ve ECB faiz kararında. Bu verilerin, Fed’in eylül toplantısındaki duruşunu belirleyecek olması, dolaylı yoldan Türkiye’nin dış finansman koşullarını da etkileyecek. Eğer ABD’de enflasyon beklentileri yukarı yönlü kalırsa, uzun vadeli tahvil faizlerinin daha yüksek seviyelerde seyrine devam etmesi muhtemel; bu durum TL varlıklarında volatiliteyi artırabilir. Buna karşın, ECB’nin politika faizi artırması beklenirken, ABD’de enflasyonun yavaşlaması sinyalleri gelirse, küresel risk iştahı artarak gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye girişlerini destekleyebilir.
İç Talep, İstihdam ve Politika Sınırlandırıcıları
TCMB’nin para politikasının geleceği, yalnızca dış faktörlere değil, iç talepteki yavaşlama ve enflasyon beklentilerinin istikrarına da bağlı. Brüt ve net rezervlerdeki güçlü toparlanma ile carry trade girişlerindeki artış, likidite yönetiminde “tam normalleşme” adımlarının atılmasına zemin hazırlıyor. Ancak iç talepteki belirgin yavaşlama, enflasyonun kontrol altına alınması sürecinde olumlu bir gelişme olarak değerlendirilirken, hizmet enflasyonundaki yüksek seyir ve gıda-enerji fiyatlarındaki oynaklık, politika faizinin erken indirilmesini sınırlayan faktörler olarak öne çıkıyor.
Yabancı bankaların ilk indirim için ekim ayını işaret etmesi, piyasa beklentilerinin yavaş da olsa normalleşme yönünde şekillendiğini gösteriyor. Ancak bu sürecin hızı, ABD’nin enflasyon verilerindeki seyir ve jeopolitik risklerin evrilişiyle paralel ilerleyecek. Türkiye ekonomisi için kritik olan nokta, TCMB’nin likidite araçlarıyla sağladığı örtük rahatlamanın reel sektöre (ticari kredi faizleri) tam olarak yansıması ve dış şokların cari denge üzerindeki etkisinin rezervler tarafından karşılanabilmesidir. Bu dengelerin korunması, büyüme ve istihdam hedeflerinin sürdürülebilirliği açısından temel yapı taşı olmaya devam ediyor.
—
Finansyum Analiz Ekibi
